"ahmet telli aşk şiirleri" ile Etiketlenen Konular


On beşine bastı mı dudaklarında bir türkü elinde bayrak kavga sokaktaki oyuna benzer artık çocukluğu benzemez çocukluğa Deniz okşayabilir mi sarışın bir dağın rüzgarlı saçlarını uzanarak yelesine hayatın tutuklayabilir mi zindanlar onun vuruşkan sevdasını Açar da acının rüzgarına hüznün solgun yelkenini ne zindan karanlığı ne zulüm ne işkence indiremez dudaklarındaki gülümsemenin bayrağını
Gün bitti, elindeki güller de soldu anımsanacak neler kaldı bugünden paylaşılmış olan nelerdi sımsıcak belki bir türkü söyleriz geceye karşı saçlarını tarazlayan bir şafak olur Zaman kekemeydi ve tarihe sızan soytarılar gördük genç ömrümüzde ölüm peşimize düşende bir göçebeydik suretimiz ağardı kurulan darağaçlarına bütün sığınaklar uçurumlara açılırdı Rüzgâr suyu soğutsun su terli bedenlerimizi ve aşkı düşünelim biz, destan yalnızlıkları konuşursak akşam olur ve yine yağmur yağar gidersek gülüşler azalır buralarda kim bulur kayıp adresteki dostları Bir karanlığa bakıyorum bir de zamana ay büyüyüp bir gül oluyor...
I Gün ağarmadan yola çık sislenmeden bütün dağ taş Dönüp dönüp bakma artık bir ozan gibi ayrılığa düş Dehşetli bir acıdır belki uçurum, orman ve rüzgar ve ağzında kuş tüyleri taşıyarak geçen bulutlar Neyi bırakmışsan geride bir kül yığınıdır şimdiden ömrün gibi savrulup gider işte Ama ıslığını unutma sakın bir türküdür yine de yolcuya en çok yakışan II Dağın eteklerine vardığında şöyle bir dur ve soluklan sonra meşeliklerin orada sırtüstü uzan gün batarken Dinle bir an ormanı ve suyu başlayacaktır az sonra doğanın yabanıl konçertosu hışırtılar içinde kalacak ova Kayıp giderken bulutlar usulca sokulacak yüreğinin gizli...
Yenildik; Şimdi kim bilebilir zakkumun O kekre tadını bizim kadar Tenimize sinmiş sülfür kokusunu Soluğumuzdaki cıvayı kim duyar İntikamcıydı bilim, sezgimizse Gölgesi sulara vuran bir ceylan Neyi yaşamışsak ömrümüz diye Derimize yazdı o vak'anüvis Kehribar saplı bir hançerle Kehânet kuyularında sınandık Terkettiğimiz her şehir yakıldı Anıtlar dikildi kahhar ve kutsal Zamansa bir karadeliğe dönüştü Belleğimizin oksitlenen çöllerinde Çöl ve moraran cesetler, rüya Kâbusa dönüyor cinnet saatidir Coğrafyanın bu yakasında bir halk Kendi oğullarını boğazlıyor artık Kûfi bir cesaret oluyor cinnet Biz keder diyorduk, tarihmiş Dilimizde işte o kil ve kül tadı Şimdi...
Bir kent nasıl öldürülür göz göre göre ben inanmıyorum kim ne derse desin Sodom ve gomore efsanelerde kaldı yaşanan bir başka tarih şimdi şöyle bir dokunsak toprağa yalınayak duyacağız belki tarihin akışını Bahar da gecikebilir unutmayalım böyle okuduk hayatın kitaplarından Hele vakt erişsin sevda dal versin uzanacağız bir sabah çiçekli bir ağaca Unutmayalım aşkın sımsıcaklığını suskun bekleyişlerini varoşların Kitapları, fabrikaları unutmayalım Unutmayalım dağların öyküsünü Zincirlerini kırmasını bilir bir kent Aurora'yı unutmayalım Kışlık saray ne kadar dayanabilir hayatı kollamasını bilenlere
Bir süredir kuşlar da yok Kentin bulanık göğünde Dumanlı bir uğultu Uzayıp dururken sokaklarda Ürküttü bütün kuşları da Öfkeyi kollayarak sakin Kalabilmenin zamanıdır Biliriz ki bizimledir doğanın Ve sevdanın gülümseyen sevinci Ve onlar sahip çıkacaktır bize Biz ki acılarla olgunlaştık Biliriz kederi, kahrı ve zulmü Aşkı ve hicranı da biliriz Nice onmaz denilen yarayı Acılarla sargılamadık mı Ve ölesiye bağlıyızdır Sevdamızı paylaşan Uzak ve yakın dostlara Ki ahde vefa denilen şey Bizimle girmiştir kitaplara Ama neler getireceğini yarının Ve neler alacağını bizden Hesaplamanın zamanıdır Bel bağlayamayız çünkü Feleğin ve zalimin insafına
Hayatın devraldığı sessiz bir özsudur acı birikir yüreğinin kıvrımlarında ve ağar gözlerine ağır ağır Bulutlar yere inmiştir artık ya da gurbettesindir Unutma Bir hayalet gibi kapındadır yalnızlık denilen şey ufkun kararabilir birden için çölleşebilir Kaçışın bile bir adımdır ya da dönüşündür kendine Unutma Her sayfası kederle kararan bir hüzün defterine döner günler ve her sabah 'merhaba hüzün' "merhaba yalnızlık" diyerek başlarsın hayata Ama hayat bağışlamayacaktır seni Unutma Üstelik günlüğü yoktur hüznün hiçbir zaman da tutulmayacaktır Serüvenlerin yorgun yeniği elleri titreyen yaşlı bir kadındır hüzün ya da hasta bir tanıdıktır ancak hepsi o kadar Unutma
Yüklenmiş kanadına uzak kırların ve gecelerin kar ürpertilerini taşıyıp gelmiş buraya dek hâlâ uğulduyor ürkek göğsünde dağ başlarının çelik fırtınaları Çocuksu bakışlarında yorgunluk değil bir hasretin direnci var daha çok ama üşüyor yanlızlıktan üşüyor tek düşmüşlüğün acımsı utancından boynu eğik bekliyor şafağı şimdi Bir yanlızlık mıdır bunca çoğaltan acıyı ve biberli yanılgıyı ve bir yanlızlığı kabullenmek midir inceden ve usuldan başlatan yürekte burgaçlanan sancıyı Sessizce çekilmiş dostların arasından bir yanlışı sürdürmenin ortasından kendince Ayrımına bile varılmamış o yangın günlerinde Ama üşüyor şimdi kar fırtınasına tutulmuş gibi üşüyor yalnız kuş Şimdi...
Toprağı nasıl kavrarsa ayrıkotları ve nasıl çölleştirirse usul usul öylece sarmış seni yanlışlar çürütmüş yüreğindeki öfkenin dayanıksız tohumlarını çorak bir toprağa döndürmüş içini Zehirli sütleğenler sürülmüş ökselere sinsi bekleyişler gibi yapışkan iğrenç gülücükler serpiştirilmiş belli ki sen konacaksın acemi sekişlerle yalnızlığın bu hayın ökselerine Ve şimdi uysal bir kedi gibi sokuluyorsun gergefini sessizce işleyen gecenin koynuna Usulca okşuyorsun yalnızlığını usulca ve sessizce yaşamak diyorsun buna oysa hayat açılmamış bir yumak gibi duruyor ellerinde Ah yalnız kuş belli ki sen hiç bilemeyeceksin uçmayı.
Ne hüzünler kurtarır seni ne çeyiz sandığının ceviz gölgesi ve ne de acının ses duvarındaki yorgun ve bıkkın bekleyişler Acılar karartmışsa bile günlerin duvağını düşürmüşse de ilkyazın tomurcuklarını fırtınalar hayat kendini yeniden yaratan bir bahardır verecektir en olgun meyvelerini mutlaka yeter ki hüzünler sarartmasın yüzünü Yak sevdanın çırasını türkülerle barajını yıkan bir ırmak gibi katıl hayata Hüznün isyana dönsün artık bitsin bezginliğin ölümcül suskunluğu evde kalmış bir cinsellik değildir çünkü dünya.
Sayfa başına git