Bir Erkeğin Kaleminden; Ayrılılk


Kalbini kırdım, parçaladım, üzdüm onu..

Yalan söyledim.

Çok derinden yaraladım onu,

Bu sefer gerçekten kaybettim…

 

Çok saçmaydı yaptığım;

Sırf arkadaşlarımla bir gece içmek için sana yalandan tavır yaptım

Ve o gece iki günlüğüne senden ayrıldım.

Aklımdan ne geçiyordu, gerçekten bilmiyorum!

Haksızdım ve çok pişmanım..

 

Sonrası malum.

Nasıl öğrendiğinin bir önemi yok.

Masadan kalkıp ellerini, yüzünü, kokunla birlikte alıp ta,

Hırpalanarak gidişin çıkmıyor aklımdan..

Ardından kaskatı kesilişim ve bir anda

Çırılçıplak cehennemi hissedişim…

 

Apar topar koştum sonra arkandan.

Yağmur yağıyordu,

Islatıyor ama vücudumdaki ateşi söndürmüyordu.

Ne tarafa gitmiştin?

Yürüyor mu, koşuyor mu yoksa oturuyor muydun?

Hayır! Sen sinirlendiğin zaman yerinde duramazdın.

Adımların büyür, hızlı hızlı yürürdün..

Gölgen dahi yetişemezdi ardından.

Şu anki durumuna uygun en ideal yol yokuş aşağı inmekti diye düşündüm.

Ve telaşla ayaklarım birbirine karışırcasına inmeye başladım yokuştan.

Yağmurda kaçışan, yüzlerini fark edemediğim birkaç insana çarptım umursamadan.

 

Az ilerde, iki dükkan önümde durdurulamaz bir güç gibi koşar adım ilerliyordun.

Kırmızı ışık yandı birden.

Sen trafik lambalarını sevmezdin.

Yola atlamandan korktum ama durdun ve ben

Sana yetişmek için yağmurun altında sana doğru koştum.

 

Kolundan tuttum sonra.

Yüzünü bana döndün.

O mavi beren başında, montunun fermuarı göğsüne kadar açık,

Ellerin ceplerinde öylece bana bakıyordun.

Yüzün ıslaktı.

Ağladın mı yoksa yağmurdan mı ıslanmıştı anlayamadım…

 

“Konuşalım..”

Bunu ben mi söylemiştim? Neden söylemiştim?

Ne vardı konuşacak?

Ne söyleyebilirdim özür dilemekten başka?

Peki tek bir özür yeter miydi olanları unutturmaya?

 

“Konuş!” dedin.. “Dinliyorum!”…

Gerçekten o an bir şans vermiş miydin bana.

Ya da karşında çaresizce yalvarmamı mı beklemiştin.

Trafik lambası yayalara yeşil yandığında

Birçok insan geçti yanımızdan.

Sen öylece, hareketsizce ve delercesine bakıyordun gözlerime..

 

Gülümsedin, başını iki yana hafifçe salladın sonra..

O yağmurda ıslanmanı istemiyordum ama

Gitmeni de istemiyordum..

Tam gidecekken kolundan tekrar tutup çektim seni.

Ellerimden kurtulma çaban öyle sertti ki…

 

“Konuşacak bir şey yok, görüyorsun. Zorlama, küçülüyorsun.

Bundan sonra sana güvenmemi nasıl beklersin benden?”

Bağırıyordun. Ama asıl duyduğum kalbinin acı içinde parçalanma sesiydi.

 

Ben çaresizce ellerini tutmaya çalışırken,

Kolların boşlukta amaçsızca savruluyordu.

Yanımızdan geçenlerse bize şaşkın şaşkın bakıyordu..

Aniden durdun.

Elime bir şey tutuşturdun..

Ve ben en son “Hoşça kal” deyişini duydum.

 

Parmakların ince ve uzundu.

Kırılacak diye dalga geçer, gülerdim..

Ama sonra defalarca bıkmadan, usanmadan öperdim.

Benim için taktığın yüzük küçük ve eskiydi..

Evlendiğimizde bile çıkartmayacağını söylerdin.

 

O yüzük şimdi elimde, avucumun içinde, küçücüktü.

Ama hissettirdiği acı derin ve büyüktü.

Elimi yakıyordu..

Yağmur yağıyor ama artık ıslatmıyordu.

 

Ayaklarım ya da yüreğim (bilemiyorum) beni ilk buluştuğumuz yere götürmüş.

Nasıl geldim, nereden geldim, kaç insan gördüm kaç sokak geçtim?

Sonra bahçenin kapısında durdum. Boş gözlerle bakarken ilerde çardağın altında

Seni gördüm..

Kendimce, filmlerdeki casuslar gibi, fark edilmeden,

Varlığımı hissettirmeden, senden uzak ama seni görebileceğim bir ağacın altına saklandım.

 

Bereni çıkartmıştın, çantan yanında, bir elinde sigaranı

Diğer elindeyse çay bardağını tutuyordun.

Bu kaçıncı çay, bu kaçıncı sigarandı.. Üşüyor muydun?

Sarılıp ısıtmak geliyordu seni içimden ancak kendime sarılmakla yetiniyordum.

Yüzüğün hala elimde, sımsıkı tutuyordum..

 

Bakıyorum saçların dağılmış yine. Biliyorum kızarsın ama Porsuksun işte, dedim içimden.

Rüzgarın ısrarla dağıttığı saçlarını inatlaşırcasına düzeltiyordun.

Sigaranı atıp telefona baktın.

Heyecanlanmıştım, bir umut belirmişti içimde birden.

Benden mi haber bekliyordun, yoksa sadece

Akrep ve yelkovanın birbirini ne zamandır kovaladığına mı bakmıştın.

Bilemedim..

 

Telefonu cebine koydun, bereni başına taktın.

Gidiyordun.

Bense sadece ve sadece bakıyordum…

Kim bilir seni bir daha nerde, ne zaman görürdüm diye düşündüm.

 

Şu anda bile hala düşünmekteyim…

“Konuş, dinliyorum.” dediğinde gerçekten bir şans vermiş miydin bana?

Üstelememiş olsaydım yine de yüzüğünü elime verecek miydin?

Telefona baktığında benden haber mi beklemiştin gerçekten?..

Bunları asla öğrenemeyeceğim..

 

Ahh ah! Derin bir iç çekiyorum şimdi çaresizce..

Keşke diyorum; keşke…

19 Aralık 2012 tarihinde eklendi, 493 kez okundu.
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git