İstiklal Destanı


Bazen soğuk rüzgarlar bile ferahlamanızı sağlamaz. Çünkü ateş sizin içinizde yanıyordur. Küçük umutlar teselli vermez. Çaresizlik zincirleri dolanır boynunuza. Tıpkı buna benzer bir durumla karşı karşıyaydılar. Soğuk ecel terleri döküyordu millet. Hamuru bağımsızlıkla yoğrulan bu millet, ayaklarına prangalar vurulmuş, kollarına paslı zincirler dolanmış bir haldeydi. Yoktu. İmandan ve şad olmuş şereflerinden başka hiçbir şeyleri yoktu. Ha, bir de bağımsızlıkları vardı. Ama onları bağımlı hale getirmek isteyenler çoktu. Bu millet, onurluydu, namusuna düşkündü, ta ilk çağlardan beri hiçbir milletin egemenliğine girmemişti. Hiçbir çılgın onlara zincir vuramazdı. Millet, varlığından taviz verebilirdi ama bağımsızlığından asla! Semada süzülüyordu al bayrak. Üzerinde dalgalandığı milleti gördükçe, daha umutlu bir şekilde kanat çırpıyordu. Semayı ebedi olarak mesken tutmuştu, asla yere inmezdi. Bu halk bağımsızlığını asla yitirmezdi. Korkma diyecekti istiklal şairi:

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Kara bulutlar kuşatmıştı Anadolu’yu. Güneş tutsak edilmişti. Vatanda seferberlik ilan edilmiş, halk kırmaya çalışıyordu boynuna hiç de yakışmayan paslı zincirleri. Türk milleti bir bütündü, ayrı düşünülemezdi. Daha on yedisinde çarpışıyordu Mehmet’im. Vatan aşkı, bağımsızlık sevdası unutturmuştu ona yaşını. Oysa daha yeni terlemişti bıyıkları. Umutları yarım kalmış, gençlik şerbetini içememişti. Onlar, fidanlığın körpe günlerini tatmadan bir çınar gibi yükselmişlerdi. Belki kaderlerini kendileri seçmemişti ama yürekten ölüme yürümüşlerdi. Onlar, karanlığa aldırmayıp aydınlığın neferi olmuşlardı. Yavruları cephede çarpışırken, gözü yaşlı oturmamıştı analar. Umutsuzluk zindanlarında tüketmemişlerdi kendilerini. Ordusu dağıtılmış, silahlarına el konulmuşsa da devletinin, nasıl kabullenebilirdi millet toprağının tek karışının bile düşmana yar olmasını! Vatan, kara duvağını takmaya yüz tutmuşken, beyaz gelinlik hayallerini unutan bacılar, çeyizlerini orduya bağışlamıştı. Mehmet ayaza karşı koysun diye askere giden oğlunun elbiselerini yollamıştı Fatma Nine. Tek geçim kaynağı olan sarı kızını orduya bağışlamıştı. Ekmekler pişirmişti tandır ateşinde, yiğitlerin içi ısınsın diye. Ve oğlunu evlendirmek için büyük bir umutla biriktirdiği parayı bağışlamıştı buruk bir sevinçle orduya. İmkansızlıklardan dolayı iplik bulamayan yüreği yanık Türk kadını, kesmiş sırma saçlarını; başlamıştı örmeye. Patik yapıp yollamış Mehmet’e. Kimisi kağnısına doldurmuş mermiyi, yürümüş sırtında çocuğuyla ayazın esir aldığı karlı yollarda. Kimisi, ayaza karşı dayanamayan hayvanların taşıyamadığı mermiyi kendisi taşımış, kağnının arkasında bulunan yavrusunun değil de mermilerin üstünü örtmüş ıslanmasınlar diye. Ve ulaştırmış canı pahasına olsa da mermileri cepheye. Halk seferber olmuşken, düşman sırtlan çetesi gibi Anadolu’ya akınlar düzenlemeye devam ediyordu. İzmir’e Yunanlar saldırmış, İstanbul esarete mahkum olmuştu. Fransızlar güney bölgelerde karanlık planlar kuruyorlardı. İtalya, Akdeniz’e göz dikmiş, doğu bölgeler Ermenilerin hedefindeydi. Dört bir tarafı kuşatılmışken Anadolu’nun, askerin moralini arttıracak, askere cesaret aşılayacak ve istiklale öncülük edecek bir milli marşın olması şarttı. Bu öyle bir marş olmalıydı ki, istiklal yolunda yaşanan zorlukları ve gelecek için birikmiş umutları yansıtmalıydı. Böyle bir marşı bulabilmek için 7 Kasım 1920’de Hakimiyet-i Milliye gazetesine bir ilan verildi. Bütün kalemler tek gönül olmuş, Türk’ün istiklalini yansıtmak için dizelerle buluşmuşlardı. Ama yarışmaya katılan 734 şairinde şiiri istiklali tam manasıyla yansıtmıyordu. Oysa, o marşı kimin dizelerle buluşturabileceğini herkes biliyordu. Tacettin Dergahı’nda, bir inanmış yürek atıyordu. İstiklal yolunda patlayan ateşi gönlünde soğutan, gönlünün pınarlarında vatan aşkını dalgalandıran bir üstad vardı. Sanatı kadar ahlakıyla da ön plandaydı. Bir vefa adamıydı o. Bir söz adamıydı, verdiği sözü namusu sayardı. Şiirlerini topluma adamış bir dava insanıydı. Evet, herkes biliyordu İstiklal Marşı’nı ancak Mehmet Akif Ersoy yazabilirdi. Paraya değer vermezdi o, bu yüzden yarışmaya katılmamıştı. Ona göre milletin marşı para karşılığında yazılamazdı. Ödülü yok sayıp yazmaya karar verdi. O, halktan biriydi. İstiklal yolunda verilen mücadeleyi yaşamış biriydi. Dizeleri işlerken mürekkep bitmiş, duvarlara kazımıştı şiiri. Ezan sesi ilham vermişti ona. Kınalı kuzular, kefensiz yatanlar yurt edinmişti dizelerini. On kıtalık bir şiir, adeta bir destana dönüşüvermişti. Artık sadece Mehmet Akif’in değil, bütün milletin gönlüne taht kurmuştu bu destan. Devlet işgallere maruz kalabilirdi ama destan bir kez yazılırdı. Bu sondu. Allah bir daha bu millete istiklal marşı yazdırmasın demişti Mehmet Akif.

İstiklal Marşı, gerçekten de askerin gücünü arttırmış, vatanın hangi parçasında okunduysa milletin sönmek üzere olan umutlarını canlandırmıştı. Bu vatan bizimdi. Bir vatan millete sadece yaşama hakkı tanımakla kalmaz, o milletin kültürünü de barındırırdı. Millet, tarihinin nakış nakış işlendiği bu toprakları kimseye yar etmezdi. İşte bu yüzden sesleniyordu istiklal şairi:

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Halk kararlıydı, bu cennet vatan uğruna feda olmaya razıydı millet. Türk milleti çok zor durumda olsa da, hiçbir zaman sönmeyecek olan imanı hala sıcacıktı. Ve sonunda istiklal marşı, bir istiklal zaferine kapı aralamıştı. Düşman, Türk’ün gösterdiği mücadele sonunda çaresiz kalmış ve tozlu ayaklarını çekmişti Anadolu’dan. Artık İstanbul’da rahatlıkla uçabilecekti martılar. Kara bulutlar yavaş yavaş terk ediyordu gökyüzünü. Güneş, bu sefer daha çok enerji toplamıştı. Türk milleti yeni bir destan yazmış, ölümsüzlük kitabına yeni kahramanlar eklemişti. Al bayrak biraz daha koyulaşmış, sıcak kanlar eklemişti gövdesine. Yine güneşler batmıştı bir hilal uğruna. Hürriyet, vatanın dört bir yanına yayılmış, bağımsızlık türküleri dolaşıyordu dillerde. Aşıklar daha zevkle vuruyordu sazının teline. Ve Mehmet Akif son kez sesleniyordu al bayrağa:

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

18 Mart 2013 tarihinde eklendi.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git