Ağlayan Şehir

Aslında şehir değildim bir zamanlar… Bende dağlı, tepeli, üzerinde gelincikler,ebruli güller ve deve dikenleri peydah olmuş, killi, kilsiz, çok zamanda gri, bazende kırmızı bir sade topraktım düne kadar…
Bir gün iki üç insan peydah oldu, yerdeki killi toprağımdan alıp bir şeyler yapmaya başladılar.. Biri karşıdaki delice nehrimin berrak suyundan deri kırbasıyla su taşıdı, kırbada ne kırba ama koskocaman…Bir süre sonra baktım irili ufaklı toprak yığınları yapıp içinde de barınmaya başladılar..Gece olunca ıssız bağrımdaki dağın eteklerinde o ufak kare toprak labirentlerden ışıklar yanmaya başladı irili ufaklı.. Süs diye düşündüm bağrımda hem yeniliği severdim öteden beri…
Günler ardı ardına geçerken, ev sayılarıda arsızca artrmaya başladı..Kavga hırs rekabetde ona keza.. Çocuk çığlıkları, bin bir karmaşa, sustum yinede susma hakkımı sonuna kadar kullandım..
Yıllar geçtikçe toprak evler yetmedi insanlara, onlar yıkıldı yerine kule gibi göz, göz, beton dehlizlerle dolu evler yapıldı…..İşte benim ölme nedenlerimden biride bu ve fabrikalar yetmez gibi birde arabalardı..
..Artık toprağım, o sevgili toprağımda, beton yollarla kapatıldığından boğuluyordum…
O az buçuk kalan müstakil evlerin bahçelerinden başını uzatan sarmaşıkların yaprakları arabalardan çıkan egzoz gazlarının dumanıyla is bağlamıştı artık..
Eskiden üzerimde çiçeklere aşık kelebekler vardı, birde gül derdinden figan eden bülbüller, şimdi ölü bir şehir olmuştum yazıkki…
Dün küçük masum bir çocuk fark etti kimsenin farkedemediğini, görsede görmek istemediğini…Yol kenarına sıralı çam ağaçlarının arasına gizlenmek isteyen küçük bir serçe ağaçların dallarındaki egzoz gazının kara katranından zehirlenip Alilerin arabasının üzerine düşünce..:Dur baba, lütfen dur dedi Ali…Baba oğul indiler heyecanla arabadan..Ali elini uzattıki arabanın üzerinde boylu boyunca yatan minik serçe hiç kımıldamıyordu…:Baba serçeciğin ayaklarındaki katransı şeyde nedir öyle..? Babası başını önüne eğdi:Zift oğlum, araba ve fabrika gazlarının bileşimi…
Oysa serçecik çoktan ölmüştü, onun için çok geçti, tıpkı kurtarılması imkansız bu şehir gibi çok geç.. Şehirse bunları duyuyor ver homurdanıyordu kendini bu hale getirenlere.. Yolun hemen kıyısından açlıktan karnı içine geçmiş beyaz iri bir köpek Aliyle babasına korkuyla bakarak hızla geçerken, Ali serçenin ılık gövdesi avuçlarında:Ya bu köpek neden bizden bu kadar korkuyor baba, dedi..?
:Evet oğlum, dedi babası sıkıntıyla..Çoğu ekmek yemek vermedi, taş sopa ile hayvanlara zulüm etti,bazı sevgiden yoksun çocuklarsa işkence yaptı… Biz yaptık, her ne yaptıysak,sevgi çok zaman lafta kaldı, yardım merhamet gibi sözler masallaşmaya başlarken… İnsanlar o kadar canlının binlerce yılda yapamadığını,çok değil elinle sayabileceğin bir kaç asırda yaptı.. Yedik, içtik, denizleri bile kuruttuk.. Ağaçları kestik ama yerine yenilerini dikmedik çok zaman…Üst üste binalar yaptık,insanları alıştırıp içlerine zorla tıktık bir nevi.. Ve bunca kalabalığın içinde komşuluk nedir, unutmaya başlamış, imeceden gittikçe habersizleşen o kadar çok insan varki oğlum… Bazen rahatlık, bazende rekabet adına, borç harç edindiğimiz şu araba denen menem şey…
Şehrin üzerini gri bir duman kaplamıştı yine, sinsi boğucu bir koku..
Evet şehir ağlıyordu.. Alinin ve babasının bu sözleri yıllardır beklettiği göz yaşlarını akıtıverdi şırıl, şırıl… O gece belkide yüzyılın yağmuru yağdı ve şehir sular altında kaldı.. Ama garip kimsesiz zavallı şehir, sessiz çığlığını yine her zamanki gibi sedece kendi duysada, boşalmıştı en azından öyle değilmi.. !

Rabia Belgin


29 Haziran 2012 tarihinde eklendi.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git